1 MAYIS VE ANAYASADAN LAİKLİĞİN KALDIRILMASI KONUSU
Cuma, 29 Nisan 2016 11:11

1 MAYIS VE ANAYASADAN LAİKLİĞİN KALDIRILMASI KONUSU

Dostlar, Canlar, Yol’daşlar

Taş ve inşaat işçilerinin İlk kez Avustralya'nın Melbourne kentinde, günlük sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüşünün üzerinden 160 yıl geçmiştir.

1 Mayıs Dünyada ve Türkiye’de İşçi sınıfının, ezilen emekçilerin, halkların eşitlik-kardeşlik-özgürlük ve insanca bir yaşam talebiyle kararlarını harekete geçtiği alanlarda, meydanlarda kutlamaktadırlar.

Her sene olduğu gibi yine 1 Mayıs’ın yasaklanması ya da kutlama yeri alanı belirleme tartışması var. Aslında düşünülmesi gereken 1Mayıs’a nasıl bakıldığıdır.

Bazılarına 1 Mayıs bayramdır. Hatta “Bahar” bayramıdır. Bayramlarını bu şekilde kutlamak isterler.

Bunu dayatılmış bir bayram olarak kutlamak isteyenler parti, sendika gibilerle izin verilmiş, alan, meydan gibi kimi yerlerde hatta TV. lerde özel yapılan programlarla,eğlencelerle kutlarlar. Çünkü 1 Mayısı bir bahar bayramı görenlere göre “her gün bahardır.”

Kimilerine göre de 1 Mayıs işçi bayramı “Birlik, dayanışma ve mücadele” günüdür.

Kimilerine göre de 1 Mayıs dünyanın birçok yerinde olduğu gibi proleterlerin birlik dayanışma ve ‘kavga’ günü olarak kutlanmalıdır.

Dünyada ve Türkiye’de sermayenin emeğe ve emekçilerin haklarına ilişkin saldırıları 160 bin yıllık kadar artmıştır. Dünyada ve özelliklede ülkemizin son 15 yılına baktığımızda Emperyalizm ile gericiliğin işbirliği olan AKP iktidarı kanalıyla uyguladığı faşizmin resmen alenisi ile baş başa olduğumuzu görürüz.

Aslında bir yandan açığı, gizlisi, örtülüsünü bırakın aleni faşizm tespiti koyup 1 Mayısı emperyalizmden ve işbirlikçilerinden bir bayram gibi kutlanmasını istemek bir ‘çelişki’ değil midir?

Dünyanın her tarafında faşizm devrimci mücadelenin tarihsel değere sahip mücadelesini hep yasaklamıştır.

Sistem, uluslar arası güç odakları, emperyalizm adına ne derseniz deyin yeteri kadar kitleleri pasifize ederken aynı şekilde çeşitli biçim ve taktiklerle içini boşaltıyor.

Benim şahsi düşüncem olarak ifade ediyorum ki 1 Mayıs faşizme karşı mücadelenin yükseltilmesi, birlik dayanışma olgusunun masa başlarında, dirsek temasında olan sendikaların, partilerin işbirlikçi tutumuyla değil bedeller ödemiş emekçi işçi sınıfının bağrı olan taksim’de kutlanmalıdır.

Dostlar, Canlar, Yol’daşlar

Tamamıyla bunu içselleştirip şahsi fikrim olarak söylüyorum. Ve faşizm, yaşam, tarihsel gerçekler bir kez daha gösteriyor ki sorun artık “Taksim alanına çıkmakta” dâhil olmak üzere faşizme karşı dövüşüp dövüşmeme sorunudur

Faşizm işçi sınıfını, emekçileri ve ezilen halkları, ilericileri, devrimcileri kavgaya çağırmaktadır. ‘Meydan’ okumaktadır.

Bu kavga kabulümüzdür diyen devrimci hareketlerin çoğu taksim de olacaklarını açıkladılar.

Büyük laflara, süslü, afili cümlelere gerek yok.1 Mayıs kutlamaları için Taksimden vazgeçip Bakırköy’e fit olanlar sermaye sınıfının kapı kullarıdır.

İki şık gözüküyor Ya bu davet kabulümüz deyip kavgaya devam edilecek ya da teslimiyetin vır vır vırlarıyla kıvırıp kaçılacak…

"LAİKLİK YENİ ANAYASADA OLMAMALIDIR" ZİKRİ..!

AKP fikrini! Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın "Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır" sözleriyle de Zikretmiştir. Şeriata ve hilafetliğe dayalı bir Anayasa ve rejim hedeflediklerinin beyanıdır bu.

Bu gün gelinen nokta gösteriyor ki tüm bu olumsuzluklara ve saldırılara karşın, burjuva demokrasileri altındaki emekçiler, ezilen halklar ilericiler, devrimciler, sosyalistler laikliği savunmalıdırlar.

Özellikle de devrimciler, sosyalistler tarih bilinci, sınıf bilinci ile laikliği savunup üstelik bunu proleter iktidarı hedefiyle birleştirme durumundadırlar diye de düşünmekteyim.

Şimdi düşünelim TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın sözleriyle başlayan laiklik tartışmasına "Devlet tüm inanç gruplarına eşit mesafede durmalıdır" diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a nasıl inanılır!

“Demokrasiyi tramvay” olarak gören gerekirse “papaz cübbesi giyerim”  diyen bir zihniyeti temsil edenin başında olduğu bir ülkede devlet diğer inançlara nasıl eşit mesafede olur? Vatandaşına, yurttaşına, halkına, halklarına ezilenlere, emekçilerine, işçi sınıfına, sosyalistlerine, azınlıklarına, alevilerine nasıl eşit ve adil davranır? Nasıl yanında olur?

Nasıl güvenilir!?

Tarikat, siyaset, ticaret ekseniyle sünni kesime, yandaşına davrandığı, olanak-olanaklar tanıdığı ve ayrıcalıklar yaptığı kadar diğer olgulara da aynısını yapabileceğine nasıl inanırız?

Sınıflı bir toplumda emperyalistlerin, kapitalistlerin açık, aleni diktatörlüğünün zor ve dayatmalarının sonucunda faşizmlerinin uygulama aracı olan devlet ve iktidarları herkese eşit mesafede olabilir mi?

Dostlar, canlar, yol’daşlar

Sorun, sorunlar bir kez daha kendini dayatıyor, tüm bu dayatmalara, olumsuzluklara rağmen iyi olan, güzel olan, insani olan demokratik ülke, özgür yaşam, adil, eşit yurttaşlık taleplerimizi ben atanmış değil Alevilerin “Seçilmiş” bir başkanı olarak her zaman dile getirme durumundayım…

Biz Aleviler ve bileşenleri olarak bildiğimiz inandığımız gerçekleri, doğruları bıkmadan usanmadan halka, halklara, halkımıza anlatmaya devam edeceğiz

Biz şimdilik eksik, yetersiz ve istenildiği gibi olmamamıza rağmen bu şeriat, hilafet özlemlilerin önüne dikilen “Laikliği” savunmak zorundayız.

GERİCİ ÇAĞ DIŞI ANLAYIŞI KALDIRAMADIĞINIZ TAKDİRDE İNSAN/LIK KURTULAMAZ.

“inanıyoruz”

İyi olan, güzel olan, insani olan demokratik ülke, özgür yaşam, adil, eşit yurttaşlık taleplerimiz gayesine ulaştığı zaman egemenler ve egemen güçler, yönetici (iktidar sınıfı)ın olmadığı yani kısaca aşılmış bir engel olduğundan ne laiklik nede laiklik tartışması gündemde olmayacaktır diye düşünmekteyim.

Yani bu kültürlerin gelişmesinin önünde ve onu anlamanın,hoşgörüyle bakmanın önünde engeller kalkmış-insanın özgürleşmiş-olacağını varsaydığımızdan (toplumun yaşamında bu zihniyetin yönetici gücünü yitirdiğinden) laiklik konusuyla olan ilişkiye belki net olarak bir şey söylemek şimdilik güç olsa da başka türlü bakılacaktır. Bundan sonraki gündem “Sınırsız inanç ve vicdan hürriyeti” olabilir diye düşünmekteyiz.

Dostlar, canlar, yol’daşlar

Bilimin çağdaşlığın, evrensel değerlerin, demokratik ülke, özgür yaşam, adil, eşit yurttaşlığın olmadığı yerde bırakınız Aleviliği, Kızılbaşlığı, Pir Sultan’ı ve değerlerini anlatmayı; Sünniliği bile doğru dürüst anlatmanız mümkün değildir.

Alevi-Bektaşi, Pir Sultan felsefesine salt İnsanın- insani olanın kardeşliğine, eşitliğine, özgürlüğüne duyulan sevgisi olarak baktığımızda en önemli bir yanımızda eksik kalır.

Eşitlik, kardeşlik duygularını ve düşüncelerini korumak kadar en önemli yanı olarak “barış”ı da katmak gerek. Çünkü Alevilik yol’dur. Barışı getirmek ve barış içinde yaşanması gerektiğini söyleyen bir inançtır.

Gerici çağ dışı anlayışı kaldıramadığınız takdirde insan/lık kurtulamaz.

Tarihsel özgürleşme (özgürleşim) aracı baskılara karşı gelmektir.

Hızır yoldaşımız, yoldaşınız olsun…//

 

 

Baki Düzgün

 

 
FİKİRLERİ NEYSE ZİKİRLERİ DE ODUR ŞERİATÇI VE HALİFELİĞE DAYALI ANAYASA’YA HAYIR
Salı, 26 Nisan 2016 15:43

 

 

FİKİRLERİ NEYSE ZİKİRLERİ DE ODUR

ŞERİATÇI VE HALİFELİĞE DAYALI ANAYASA’YA HAYIR

Günümüzde mevcut AKP hükümetin 15 yıllık iktidarı boyunca halifelik, şeriat, tek adamlık ve bütünü ile mezhepçi ve tekçi teokratik devlet yapısı inşasını tamamlamak ve sürdürmelerinin odağında kendi sınırsız, doyumsuz çıkarlarını, kendi dünyalıklarına göre yaratma arzuları vardır.

Gün geçmiyor ki “Demokrasi, Hukukun üstünlüğü,İnsan haklarına aykırı bir vakaları çıkmasın!?

Bunların “Fikirleri neyse Zikirleri de odur”

AKP fikrini! Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın "Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır" sözleriyle de Zikretmiştir. Şeriata ve hilafetliğe dayalı bir Anayasa ve rejim hedeflediklerinin beyanıdır bu.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre Türkiye “İşçi haklarına saygı duymayan ülkeler” listesindeyiz. Yine Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)ya göre, El Salvador ve Cezayir’in ardından ‘işçi ölümlerinde’ üçüncü sıradayız.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) raporlarında Türkiye gelir adaletsizliğinde dünya 3.cüsüyüz.

Çocuk istismarı % 699

Yolsuzluk % 200 artmış durumda

180 000 çocuk gelin(dünya 3.cüsüyüz)

İnsan hakları ihlalinde, yolsuzlukta dünya tarihine geçtik.

“Bu milletim .mına koyacağız” diyen yandaşlarıyla

“Doğru namazın yolu, doğru seksten geçer” diyen yaşam koçlarıyla

Ayda 600 bin lira alıp da asgari ücretle geçinenlere “şükretmeyi” öğreten profesörleriyle

“g.tünüze kına yakın” diyen bakanıyla

Vatandaşına “Gavat” diyen Valisiyle

Kız kardeşlerine tecavüz eden imamlarıyla

“Kadına şiddet erkeğin hakkı” diyen yazarlarıyla

“Haram parayla yapılan camide namaz kılmak caizdir” diyen diyanetiyle

“Yolsuzluğa hırsızlıktır demek iftiradır” diyen rektörleriyle

“Ölenlerin (Şehitlerin) ailesi fazla bağırmasın, cennete girme şansları olmaz” diyen müftüleriyle

“Babanın penisi oğluna takılırsa ilişki kime yazılacak”ı konuşan İslamcı tv’leriyle

Bir gün, sadece bir gün bir çirkeflik ve çirkef haberler gelmesin diyoruz. Yer-gök çirkeflik dolmuş, ölü, ya da diriye bakmadan, her canlıyı istismar, tecavüz paranoyasındalar...

Kastamonu'da bir İmam Hatip'li hoca, kanserden ölen genç bir kızı gece yarısı mezardan çıkarıp tam 23 gün boyunca tecavüz ediyor...

Bu nasıl bir cinnetlik halidir!?

İnsan hakları, tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklere verilen addır. Ve bu haklar ırk, ulus, etnik köken, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların ve insanlığın yararlanabileceği haktır.

Artık uzlaşarak, ortak paydalar bularak, temel mutabakatlar sağlanarak birlikte-bir arada yaşamanın yolarının arandığı bir çağda yaşıyoruz. Bunun en önemli yolu demokratik ülke, özgür yaşam, eşit yurttaşlıktan geçmektedir.

Demokratik ülke, özgür yaşam ve eşit yurttaşlıkta çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik olup günümüz dünyasında kültürel, dilsel ve dinsel açıdan değişim ve gelişme insanın, toplumun ve devletin demokratikleşmesi ve demokrasi kültürünün içselleştirilmesine bağlıdır bunu her zaman söylemekteyiz. Ve söylemeye de devam edeceğiz.

Bunun çözüm yollarından biri 93 yıllık Cumhuriyet’in günümüzde geçerliliğini yitirmiş tekçi anlayışının, kurumlarının ve yapısının toplumsal ve tarihsel gerçekler doğrultusunda Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesinden geçmektedir.

İnsan hakları evrensel bildirgesinden Kopenhag Kriterlerine geliş sürecinde temel sorun, erki elinde bulunduran siyasal örgütlenme olan devlet karşısında “insanın nasıl korunacağı ve özgürleşeceği” olmuştur.

(Demokrasi),(Hukukun üstünlüğü),(İnsan hakları),(Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasıyla bu hakları güvence altına alan kurumların istikrarının sağlanması) oluşturulması istenen “İnsanlığın Ortak Değerleri”nde bu 4 temel öğeden biri olmazsa, diğerlerinin de hiçbir anlam ifade etmediğini bilmekteyiz.

Türkiye’de din ve inanç özgürlüğü açısından hukuki-fiili çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Din ve inanç özgürlüğü, gerçek ‘laiklik’ çok inançlı, çok kültürlü ve çok dilli bir toplumun bir arada eşit koşullarda, eşit haklarla bir arada yaşamasının garantisidir.

Günümüzde mevcut AKP hükümetin 15 yıllık iktidarı boyunca Gerçek laiklik karşıtı gerici Anayasa arzularının odağında, halifelik, şeriat, tek adamlık ve bütünü ile mezhepçi ve tekçi teokratik devlet yapısı inşasını tamamlamak ve sürdürmek vardır.

Biz Alevi örgütleri olarak yaptığımız etkinliklerde, toplantılarda ve TBMM Anayasa Uzlaşı Komisyonu’nda taleplerimizi her zaman dile getirmişizdir.

—Yeni anayasa toplumsal ayrımları değil, Demokratik ülke, özgür yaşam ve eşit yurttaşlık gibi ortak noktaları öne çıkaran “Toplumsal Barış Projesi” olmalıdır.

—Yeni Anayasa insanı merkeze alan, tekçi anlayışlar yerine çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı zenginliğin olduğu bir toplum yaratmalıdır.

—Yeni Anayasa, temel hak ve özgürlükler konusunda uluslar arası sözleşmeler ve yargı kararlarıyla güvence altına alınmış, evrensel normlara uygun olmalıdır.

—Yeni Anayasa, bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklerin önündeki hukuki ve fiili tüm engelleri kaldıran bir nitelikte olmalıdır.

—Yeni Anayasa da “Anayasal vatandaşlık” kavramı öne çıkmalı, kültürel çoğulculuk bu ülkenin zenginliği, değişim ve gelişmenin dinamiği olarak algılanmalı ve “Eşit Yurttaşlık” anlayışı temelinde farklılıkların birlikte, barış içinde yaşamalarını sağlayacak ortamı yaratmalıdır

 

Alevi Bektaşi Federasyonu

Başkan

Baki Düzgün

 
“TAŞ ÜSTÜNDE TAŞ, BAŞ ÜSTÜNDE BAŞ KOYMAYIN!” ZİHNİYETİ
Perşembe, 07 Nisan 2016 14:14

 

Dostlar, Can’lar

Yeryüzünde ve özelliklede Ortadoğu’daki bütün kötülüklerin müsebbibi emperyalist amaçları için her şeyi mübah sayan arsız, hırsız, soyguncu, sömürücü ve zalim ULUSLAR ARASI GÜÇ ODAKLARI! Bölgeye dönük plan, projelerine bağlı olarak tüm patavatsızlıklarıyla ve tüm vicdansızlıklarıyla, bölgesel çatlaklardan yaralanıp, gerginlikler, çatışmalar, savaşlar yaratıp, saflaştırıp, mezhepleştirerek Müslüman’ı Müslüman’a, insanları insanlara kırdırmaya devam etmektedirler.

Ülkemizde ise;

“Sana neyi infak edeceklerini-dağıtacaklarını sorarlar; De ki ‘kazandıklarınızın ihtiyaçtan artanının tamamını” Kuranı Kerim’in (Bakara Suresi 219.Ayet)inde belirtilen ihtiyaçtan fazlasını yasaklayan ekonomik modelini bugün bile (günümüzde) özellikle de insanların inanç zaafından faydalanarak din üzerinden tarikat-ticaret-siyaset üçgeniyle suiistimal yaparak saray ve saltanatlar kuranlar, adalet ve hukukunun ırzına da geçmektedirler.

Devletin tüm kurum ve kurumlarını da kullanarak bankalarla, faizlerle, soygunlarla, hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, rüşvet alma, talanlarla güç ve iktidar hastası olan bu ‘iktidar erkleri’ sömürücü ve zalim ULUSLAR ARASI GÜÇ ODAKLARI’NIN amaçlarına hizmet etmekte yarışır haldedirler.

Daha önce Alevi ve Solcuların hedef alınıp 111 kişinin öldüğü 1978 Maraş katliamının yaşandığı ve Alevilerin yoğun yaşadığı bölgeye yapılmak istenen sığınmacı kampına 27 bin insan yerleştirileceğinden bahsedilmesi bölge halkında elbette ki tedirginlik yaratacaktır.

Geçmiş dönemde yaşanmış 111 kişinin öldüğü 1978 Maraş katliamının bir benzerinin tekrar yaşanmayacağının bir garantisi yoktur.

Zaten yolgeçen hanına dönmüş sınırların güvenliğinin yeterince sağlanamadığını, kamplara cihatçı Işid'li, Daiş, El Nusracı çetelerin ve katillerin de girebildiği yönünde bilgileri biliyoruz. Bu kamplarda cihatçı unsurların da barınabildiğini-barınabileceği de bir gerçektir.

Çünkü belli güç ve odaklar tarafından yaratılan Daiş, El-Nursa, İşid vs gibi grupların özellikle kadınları hedef seçip, kaçırıp, tecavüz edip, pazarlarda sattıkları veya öldürdüklerini de biliyoruz.

Adli vakaların neredeyse hiç olmadığı bölgelerine olası bir Suriye'deki cihatçı grupların Alevileri hedef alıp saldırmaları ihtimalinde bile bölgenin ‘Hızlı müdahale edilebilmesinin zor olduğunu’ belirten halkın bu konuda endişeleri haklı değil midir?

Suriyeli sığınmacılar için kurulması planlanan bu çadır kentin; Kamp kurulması kararından önce arazinin kanunen inşaat yapılması yasak olan mera vasfında olduğunu Ama "Mera Komisyonunun o araziyi mera vasfından Hazine arazisine çevirip usulsüz olarak TOKİ'ye devrettiği”bilgileri de ortaya çıkmıştır.

Bu durumun mazlum halklara karşı oldukları anlamını taşımaması gerektiğini söylüyoruz.

Üstelik kamp yapılacak arazinin mera olduğunu ve bölge sakinlerinin geçimi açısından da hayati bir önem taşıyan bölgelerine “Ne amaçla geldiğini bilmedikleri ve ne yapacaklarına dair kuşkuyla bakılan insanların..!” getirilmesini istemiyoruz' demektedirler.

Gün geçmiyor ki bunların hukuksuzlukları, olumsuzlukları, yalanları, dolanları ortaya çıkmasın!

Rüşvet ve kara para aklama soruşturması kapsamında tutuklanan İran asıllı işadamı Reza Zarrap’ın o dönemki Türkiye İçişleri Bakanı Muammer Güler’le telefon kayıtlarına yansıyan görüşmelere göre “Vallahi böyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım ya...” denmesi bile yalanlandı, inkâr edildi ve aklanmaya çalışıldı.

Nokta Dergisinin, Reza Zarrap’ın İran’da ki ortağı-kuryesi adı her neyse Zencani İlgili Dosyada; Zencani’nin Türkiye’de 8,5 Milyar Dolar rüşvet dağıtıklarını açıkladığı yazılmıştır. Reza Zerrap'ın da ABD’de tutuklanmasının gerçek nedenlerinden birinin bu bağlantı olduğu açıklanmıştır.

Reza Zarrap’a ihracat ödülü verenlerde bunlardır.

“Bu Milletin  .mına koyacağız” diyen Mehmet Cengiz gibi iş adamlarına “Vergi Affı” çıkaranlarda bunlardır.

Bu adamlar iktidarlaştıkça her turlu yalan, dolan, talan ve soysuzluk dinin icapları arasına sokuşturuldu. Yolsuzluk, rüşvet ve tecavüz olayları bile bunların iktidarında doğal yaşam sayılmaya başlandı.

Görevini yapan gazetecilere, “Barış” istiyoruz diyen Aydınlara, Akademisyenlere hain damgası vurularak mahkemelere talimat vererek, yasalara göre değil de isteğe bağlı yargılatma dönemini başlattılar.

Biliriz ki yüreği ve vicdanı kirlenenler çeteler, ilkel aşiretler, mafya örgütleriyle kele hesabı yaparlar. Mazlumların sesi çıkmaya başlayınca da daha vahşileşip barbarlaşırlar. Çünkü kin ve kan ile beslenirler.

İntikam ile ayakta kalmaya çalışırlar.

Düşünün bir ülkenin Cumhurbaşkanı bir devlet adamlığına yakışmayacak bir şekilde

"Bugün de hamdolsun Yozgat’ımızdan kınalı hasanlar eksik olmuyor"

"Biz bir ölüyorsak onlar onar, yirmişer, otuzar ölüyor..." diyebiliyor.

Bundan cesaret alan bir parti genel başkanı da

“Taş üstünde taş, baş üstünde baş koymayın.” Diyebiliyor.

Dostlar, Can’lar

Unutulmasın ki, unutmayalım ki

Mazlumların sesinden ürken tüm yabancı ve yerli zalimler! Kirli oldukları kadar da İslam ve insanlık tarihinin yüzkarası bir iktidarı olarak anılacaklardır.

Çünkü tarih bunu bize defalarca göstermiştir.

Hilafetçi, mezhepçi, haramzade ve harami zalimlerin adaleti de olmaz…

Din kavramını da suiistimal ederek, çıkarına göre yontan gözlerini mal, mülk, hırs, kibir bürümüş bu zihniyet içindeki insanlar adil düşünemez ve tarafsız davranamazlar. Çünkü vicdanları kirlenmiştir.

Devletler içinde gücü ve iktidarı paylaşanların bilmesi gereken bir şey vardır. Hukuk devleti vatandaşlarını, yurttaşlarını, halkını “Korumak” adil ve eşit olma vekâletini halklarına hakkaniyetle dağıtmak için vardır.

Her zaman söylüyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz.

İnekleri kutsal sayan Hinduların, “Dünya beyaz adamın kardeşi değil düşmanıdır.” diyen Kızılderililerin, Avrupalıların en son 1928 yılında katliam yaptığı Aborjinlerin, inançları gereği birbirine bağlanmış kemik yığınlarını tanrılarına sunan Eskimoların, kendisini hiçbir zaman bir tanrı ya da herhangi türde bir ilahi varlık saymayan Buda’ya inananların, İçtiği su için sanki başını, gagasını kaldırıp Dua eder gibi teşekkür davranışı gösteren güvercin, kumru gibi canlıların.

Her kim ya da kimselerin istedikleri, diledikleri gibi inançlarını yaşama ve sürdürme hakları vardır.

Anlıyoruz. Saygı duyuyoruz ve destekliyoruz da.

Çünkü Alevilik; Tanrı sevgidir, sevgi can’dır, eşit, hakkaniyetli, özgür ve barış içinde yaşamaktır diyen yoldur.

Umarız ki kendi dünyalıklarına göre din yaratanlar bir gün “Komşun aç yatarken sen tok yatma” diyen Hadis-i Şerif’i hatırlarlar..!?

 

ABF

ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU

BAŞKAN

BAKİ DÜZGÜN

 

 

 
BASINA, KAMUOYUNA; YENİ BİR MARAŞ KATLİAMI İSTEMİYORUZ
Cumartesi, 02 Nisan 2016 13:17

Emperyalist ülkelerin şekillendirdiği Ortadoğu haritası en başından beri sorunluydu. Bu nedenle ne savaşlar eksik oldu, ne de katliamlar, sürgünler, göçler…

Bu bataklıktan uzak durmaya çalışan Türkiye; AKP iktidarı ile birlikte politika değiştirerek; gölün içine balıklama daldı. AKP’nin böyle davranmasının temel nedeni “mezhebi gaileler “di. Herkesle dost, herkesle komşu olması, kendi sınırları içinde tüm yurttaşlarının devleti-hükümeti olması gereken AKP; elindeki ”Mezhep” ayracı ile ne yazık ki herkese zarar verdi ve vermeye de devam ediyor. Savaştan, depremden, selden kaçanlar kim olursa olsun onlara herkes kapısını açar. Bu bir insanlık görevidir. Ancak bu durumdan insanlık dışı faydalar elde etmeye çalışmak ancak AKP gibi hükümetlere yakışır.

Sen şimdi savaşı kışkırt, taraf tut, tuttuğun tarafı besle, donat, sev, yücelt, cephede savaşanların ailelerini ülkene davet et, onların bakımını üstlen, barındır ve onları aynı zamanda hem Avrupa’ya hem de Alevilere karşı kullan. Biz Aleviler, bu topraklarda bu oyunu defalarca gördük, işin aslını biliyoruz.

Örneğin 1978 Maraş katliamını hiç unutmadık.

Maraş’ın şeriatçı-faşist zenginlerinin planlarıyla toprak vaadi ile kandırılmış Sünni köylüler, faşist milislerin önderliğinde Maraş’ta; devletin, polisin askerin gözleri önünde; denilebilir ki onların izniyle, Alevilerin işyerlerine, mahallelerine, sokaklarına, evlerine saldırdılar. Bu saldırlar günlerce sürdü. Yüzlerce Alevi, yaşlı –genç, hunharca katledildi.

Yaraları sarmak, bu derin travmayı atlatmak kolay olmadı.

Katliam öncesi il nüfusunun yaklaşık yüzde otuzu Alevi iken bu rakam katliam sonrası yüzde beşlere düştü. Aleviler şehri terk etti.

Antep’e, Adana’ya, Mersin’e büyük kentlere göç ettiler. Bir kısmı ise Kıbrıs’a Britanya’ya kadar uzandılar. Bu göç edenlerin iş yerleri, fabrikaları evleri, tarlaları, bağları, meraları kimlerin elinde kaldı?

Kimler yok pahasına kapattı? Maraş katliamının önemli amaçlarından biri de bu değil miydi?

Şimdi aradan 38 yıl geçtikten sonra aynı senaryo yeniden sahnelenmek isteniyor. AKP hükümeti, Suriye’de savaşmakta olan Cihatçılar, İŞİDciler, El-Nusracılar’ın ailelerini Alevi köylerinin ortasına yapacağı 27 bin kişilik bir kasabaya yerleştirecek. Bu ailelerin erkekleri Suriye’de Alevi köylerini yakıp yıkan, onları katleden, ağızlarından ve ellerinden kan damlayan ve böylece Cennete gideceklerini sanan katillerdir. Şimdi bunları getirip Maraş’ta Aleviler ile kapı-komşu yapmanın anlamı nedir? Bu durum yeni bir Maraş katliamının habercisi değil midir? ?

1978 katliamına, katılmamış, onaylamamış, hatta lanetlemiş Sünni komşularımızla aramızı açmanın, onları taraf olmaya zorlamanın bir işareti değil midir? ?

Biz Alevi kurumları olarak 25 milyon Aleviler adına burnumuzun dibinde böyle komşular istemiyoruz. Zaten her gün, her yerde bombaların patladığı, yüzlerce insanımızın katledildiği şu kaos ortamında, yeni çatışma alanlarının yaratılmasına izin vermeyeceğiz.

Hükümet cihatçıları çok seviyorsa, götürüp Rize’nin Güneysu kasabasına yerleştirsin. Biz istemiyoruz.

Saygı ile kamuoyuna duyurulur.

ABF (ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU)

HACI BEKTAŞ-I VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ

ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ

DEMOKRATİK ALEVİ DERNEĞİ

AKADER

 

 
MARAŞ DULKADİROĞLU İLÇESİ SİVRİCE HÜYÜK MAH.(KÖYÜ)NE HAREKET
Cumartesi, 02 Nisan 2016 11:49

 

AKP Hükümeti; Suriye’de Alevileri katleden cihatçıların ailelerinden oluşan 27 bin kişiyi; Kahramanmaraş’ta Alevi köylerinin ortasına inşa edeceği bir kasabaya yerleştirmek istiyorlar. Bu girişimi yeni bir Maraş Katliamının ön hazırlığı olarak algılıyoruz. Buna izin vermeyeceğiz.

Bunun için aşağıdaki gün ve saatte, belirtilen adreste olacağız, hazırlığı protesto edeceğiz.

Sevgi ve saygılarımızla,

Tarih:03.04.2016

Saat:13.00

Yer: Dulkadiroğlu İlçesi Sivrice Hüyük Mah.(Köyü)

Not: Otobüs saat 23.00’da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği genel merkezi önünde (Ziya Gökalp cad. No.16) Maraş Dulkadiroğlu İlçesi Sivrice Hüyük Mah.(Köyü)ne hareket edecektir.

 

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 270
Laik ve Bilimsel Eğitim için 8 Şubat'ta Kadıköy'de Mitingdeyiz!..
13 Şubat'ta uyarı boykotundayız...
aleviRAPOR

Giriş Formu



Kimler Sitede

Şu anda 8 konuk çevrimiçi

İstatistikler

Üyeler : 2360
İçerik : 1437
Web Bağlantıları : 9


.